<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-28351001</id><updated>2011-04-21T19:07:28.560-07:00</updated><title type='text'>KİTAP ROMAN</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Korsan Sözlük</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02032690340064620997</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>6</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28351001.post-115214865098505747</id><published>2006-07-05T18:15:00.000-07:00</published><updated>2006-07-05T18:17:31.340-07:00</updated><title type='text'>Yarın Yarın</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/pinarkur.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/pinarkur.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yarın Yarın&lt;br /&gt;Pınar Kür&lt;br /&gt;CAN YAYINLARI / Türk Yazarları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pınar Kür'ün ilk romanı Yarın Yarın, 1976 yılında yayımlandığında yazın dünyasında daha önce görülmemiş bir olay yaratmış ve yazarını bir anda üne kavuşturmuştu. Aradan geçen bunca yıl, romanın önemini azaltmadığı gibi, güncelliğin ötesinde gerçek bir edebî değeri olduğunu kesinlikle kanıtlamıştır. Pınar Kür, daha sonra yazdığı Küçük Oyuncu (1977), Asılacak Kadın (1979), Bitmeyen Aşk (1986), Bir Cinayet Romanı (1981), Sonuncu Sonbahar (1992) romanları, Bir Deli Ağaç (1981) , Akışı olmayan Sular (1983) adlı öykü kitaplarıyla büyük aşamalar yaparak ününü pekiştirmiş, Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olmuştur, ama pek çok okurun kafasında, Yarın Yarın'ın bambaşka bir yeri vardır hâlâ. Can Yayınları, 1982 yılında toplatılan, iki yıl süren duruşmalar sonucu suçsuz bulunarak serbest bırakılan bu romanı, okurlarına sunmaktan büyük kıvanç duymaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28351001-115214865098505747?l=korsankitaproman.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/feeds/115214865098505747/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=28351001&amp;postID=115214865098505747' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/115214865098505747'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/115214865098505747'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/2006/07/yarn-yarn.html' title='Yarın Yarın'/><author><name>Korsan Sözlük</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02032690340064620997</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28351001.post-115214846351659297</id><published>2006-07-05T18:12:00.000-07:00</published><updated>2006-07-05T18:14:23.643-07:00</updated><title type='text'>Kuyucaklı Yusuf</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/kuyucakliyusuf.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/kuyucakliyusuf.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kuyucaklı Yusuf&lt;br /&gt;Sabahattin Ali&lt;br /&gt;YAPI KREDİ YAYINLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hiyakesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.&lt;br /&gt;(Arka Kapak)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28351001-115214846351659297?l=korsankitaproman.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/feeds/115214846351659297/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=28351001&amp;postID=115214846351659297' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/115214846351659297'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/115214846351659297'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/2006/07/kuyucakl-yusuf.html' title='Kuyucaklı Yusuf'/><author><name>Korsan Sözlük</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02032690340064620997</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28351001.post-115214831066593806</id><published>2006-07-05T18:09:00.000-07:00</published><updated>2006-07-05T18:11:50.863-07:00</updated><title type='text'>Dicle'nin Yakarışı</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/mehmetuzun.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/mehmetuzun.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Dicle'nin Yakarışı&lt;br /&gt;Mehmed Uzun&lt;br /&gt;GENDAŞ YAYINLARI / Anlatı Dizisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dicle bir çocuğun gözlerinde yansıyor. Bu çocuk, 1870'li yıllarda bugünkü Cizre'de yaşamış tarihi bir kişilik olan Kürt Beyi Mir Bedirhan'ın on altı yaşındayken tahta çıkışını da gören Bıro'dur. Çocuk Bıro, bilgi'ye âşık, sesler'e tutkundur. Yanında yöresinde duyduğu ve duymadığı bütün seslerin ardına düşer, onları ruhunda hissetmek ister. Bu isteği, onu bir sala bindirecek, Dicle'nin deli dalgalarıyla boğuşturacak, görmediği diyarlara götürecek...&lt;br /&gt;Bıro böylece dengbej olur.&lt;br /&gt;"Dicle'nin Yakarışı" sesler üzerine kurulmuş bir romandır.&lt;br /&gt;Unutulmuşların, unutulmuş sesleri üzerine.&lt;br /&gt;"Siz istediniz, ben anlatacağım. O vakit, kandili yakın ve unutulmuşların sesine kulak verin."&lt;br /&gt;"Dicle'nin Yakarışı'nın kilit cümlesidir belki de bu cümle. Bir gece meclisi kurulmuştur, divanhane ağzına kadar doludur. Bıro anlatır; Musul, Ninova, Yezidilerin yurdu Laliş, Bağdat, İstanbul, Girit, Şam... Mezopotamya'nın kadim halkları; Süryaniler, Keldaniler, Kürtler, Yakubiler, Yahudiler, Ermeniler, Türkmenler...&lt;br /&gt;Bu romanda olağanüstü bir tarihçi gezi var; bizden önceki medeniyetlerin, Babil'in, Ninova'nın, Asur'un; Medlerin ülkesinden geçiyoruz ve kitabı okuyup bitirdiğinizde, 'Biz nasıl da zengin bir kültür yatağında oturuyormuşuz da haberimiz yokmuş' duygusunu yaşıyoruz.&lt;br /&gt;(Arka Kapak)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28351001-115214831066593806?l=korsankitaproman.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/feeds/115214831066593806/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=28351001&amp;postID=115214831066593806' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/115214831066593806'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/115214831066593806'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/2006/07/diclenin-yakar.html' title='Dicle&apos;nin Yakarışı'/><author><name>Korsan Sözlük</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02032690340064620997</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28351001.post-114798924903365283</id><published>2006-05-18T14:47:00.000-07:00</published><updated>2006-05-18T14:55:04.783-07:00</updated><title type='text'>AMAT / İHSAN OKTAY ANAR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/1178.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 460px; CURSOR: hand; HEIGHT: 97px" height="62" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/1178.jpg" width="476" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adı Amat&lt;br /&gt;EAN 9789750503726 &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/amat.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 190px; CURSOR: hand; HEIGHT: 249px" height="225" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/400/amat.jpg" width="190" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;ISBN 9750503724&lt;br /&gt;Yayın No İletişim 1116&lt;br /&gt;Dizi Çağdaş Türkçe Edebiyat 155&lt;br /&gt;Sayfa - Fiyat 235 Sayfa / 13.500.000 TL - 13,50 YTL&lt;br /&gt;Baskı 1.Baskı Ekim 2005, İstanbul (20000 Adet)&lt;br /&gt;Yazar İhsan Oktay Anar&lt;br /&gt;Düzelti Necati Tunerkan&lt;br /&gt;Kapak Suat Aysu&lt;br /&gt;Uygulama Hüsnü Abbas&lt;br /&gt;Montaj Şahin Eyilmez&lt;br /&gt;Kapak Filmi Mat Yapım&lt;br /&gt;Cilt Sena Ofset&lt;br /&gt;Basımevi Sena Ofset&lt;br /&gt;İhsan Oktay Anar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta&lt;br /&gt;usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı&lt;br /&gt;olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana&lt;br /&gt;direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden&lt;br /&gt;tuttuğu İsrâfil?le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun&lt;br /&gt;dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, ?Yisa,&lt;br /&gt;sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre&lt;br /&gt;aman! Laşka! Laşka!? diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve&lt;br /&gt;fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7&lt;br /&gt;saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak&lt;br /&gt;istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrâfil yerinden bir&lt;br /&gt;türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp ?Gel yâ&lt;br /&gt;mübarek!? diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten&lt;br /&gt;vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için&lt;br /&gt;midir, İsrâfil?in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli&lt;br /&gt;siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye&lt;br /&gt;tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhî düzenin bozulması demek&lt;br /&gt;olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28351001-114798924903365283?l=korsankitaproman.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/feeds/114798924903365283/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=28351001&amp;postID=114798924903365283' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/114798924903365283'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/114798924903365283'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/2006/05/amat-ihsan-oktay-anar.html' title='AMAT / İHSAN OKTAY ANAR'/><author><name>Korsan Sözlük</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02032690340064620997</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28351001.post-114798850448430895</id><published>2006-05-18T14:41:00.000-07:00</published><updated>2006-05-18T14:41:44.500-07:00</updated><title type='text'>ÖLÜM TÜNELİ / SUSAN SONTAG</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/132729.jpg"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 186px; CURSOR: hand; HEIGHT: 217px" height="217" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/132729.jpg" width="80" border="0" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;Siyasi duruşu, eylemleri ve entelektüel üretimiyle Batı düşünce dünyasında derin izler bırakmış bir isim Susan Sontag. Pornografi edebiyatı, faşist estetik, fotoğraf sanatı, AIDS gibi konularda yazdığı modern kültür incelemelerinin yanı sıra hikayeleri, romanları, senaryo çalışmaları ve filmleri de var. 2004 yılında yitirdiğimiz Sontag’ın Türkçeleştirilen kitap sayısı ise ne yazık ki çok az. İşte bunlardan biriyle, Sontag’ın ikinci romanı “Ölüm Tüneli”(“Death Kit”) ile geçtiğimiz günlerde bir kitapevinde ansızın karşılaşmak sevindirici bir sürpriz oldu.&lt;br /&gt;“Başka bir dünya var, ama bu dünyanın içinde”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/susan.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Dört roman yazmış Sontag; “The Benefactor”(1963), “Death Kit”(1967), “The Volcano Lover”(2000), ve “In America”(2001). Bunlardan “The Volcano Lover”, 2000 yılında Can yayınevi tarafından “Yanardağ Sevgilim” adıyla yayımlanmıştı. Yazarın olgunluk dönemi ürünü olan “Yanardağ Sevgilim” ödül kazanmış, çok satarlığa ulaşmış güzel bir roman. Ancak itiraf etmem gerekir ki, bizi bir zaman tünelinden geçirerek 60’lı yılların Susan Sontag’ına, o yılların siyasi, ahlaki, düşünsel ve sanatsal atmosferine götüren “Ölüm Tüneli”ni daha çok sevdim. Belki de etkilendim demeliydim; gerçeklerle düşlerin iç içe geçtiği labirentlerden oluşan kurgusu ve tedirgin edici üslubuyla okuyucuyu Amerikan toplumunun bilinçaltında yakıcı bir yolculuğa çıkaran “Ölüm Tüneli”, hayat, ölüm ve onların ilişkisi üzerine kabuslar eşliğinde yapılan bir “meditasyon”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/susan.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/susan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sontag, ilk romanı “The Benefactor”da da kahramanının rüyalarını gündelik hayatın çözümü olarak gören bir adamın hayatından kesitler yakalamıştı. İlk romanının kahramanı gibi “Ölüm Tüneli”nin kahramanı Dalton Harraon, diğer adıyla Diddy de düş ve gerçek ayrımını yapamıyor. Yazarın ilk kurgusal metinlerine karakteristiğini veren bu tema, daha önce Türkçeleştirilen “Ben Vesaire” adlı hikaye kitabıyla “Alice Yatakta” adlı oyununda da hemen fark edilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diddy, NewYork’ta köpeği ile birlikte yaşayan, iyi sayılabilecek bir işi ve geliri olan otuz beş yaşında bir adam. Kısa bir süre önce bir gece yarım şişe uyku hapı içip intihara teşebbüs etmiş, kurtarılmış, üç gün içinde on kilo kaybetmiş olarak hastaneden taburcu edilmiş. Ne var ki o intihar anı, hastane sahneleri gözünün önünden, rüyalarından hiç çıkmıyor. Sanki ruhuyla bedeni ayrılmışçasına, başından geçenleri dışarıdan bir bakışla izliyor kahramanımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diddy ile tanıştığımızda o, duygu ve düşünceleri taşlaşmış biri. Hayatının gündelik rutinini sürdürse bile artık “onun gözünde tüm uğraşlar amaçsız, her yer yabancı, neredeyse herkes acayip, her mevsim vakitsiz ve her durum tehlikelidir”. Diddy’nin işlediği ya da işlediğini sandığı cinayetin nedeni de bu: Bir iş seyahati için bindiği tren bir tünelde arızalanıp durduğunda aşağıya inen Diddy, kendisine kaba davranan bir işçiyi öldürüveriyor. İşte bundan sonra duygu ve düşünceleri bambaşka bir hızla devinmeye başlayacaktır Diddy’nin. Öldürme eylemiyle birlikte suçluluk, korku, güven ve şehvet duyguları bir araya gelmiştir. Kompartımana döner dönmez gözleri görmeyen Hester’i baştan çıkarmakla başlar işe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar normal bir seyir izleyen hikayenin rotasından çıktığı andır bu; yollar çatallaşır. Cinayetle Diddy arasındaki yegane bağ kendisinin itirafı ya da tanıklığı. Ama Hester, Diddy’nin trenden indiğini fark etmemiştir bile. Gazetelerde ölen işçi ile ilgili bir haber varsa da trenin tünelden geçerken hiç durmadığı, olayın intihar olabileceği yazılıdır. Diddy şaşkındır;&lt;br /&gt;“Kız haklı olabilir mi? Belki de o kaba işçiyi kendi imgeleminde yarattı; raylara yapışmış yatan hasarlı erkek bedenini rüyasında gördü. Belki de tuvaletin daracık alanında biraz önce geçen macerayla, geniş, nemli, rahmi andıran, karanlık tüneli birbirine karıştırıyordur. Tuvalette olanlar da daha önce tünelde olanlar kadar beklenmedik bir maceraydı. Diddy’nin böyle acayip bir hata yapması mümkün mü? Arzu faaliyetini şiddet faaliyetiyle karıştırması, güveni korkuyla karıştırması mümkün mü? Körlüğün ve kuşatmanın farklı alanlarını birbirine karıştırmış olabilir mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de Lacan’ın tezini doğrularcasına, Diddy’nin fantezisi de son kertede başarılı bir cinsel ilişki fantezisinden başka bir şey değildir. Ama okuyucu olarak Diddy’nin gerçeklik algısından şüphelenmek durumundayız artık. Hatta Hester’den, tren yolculuğundan, kardeşi Paul’den, olup biten her şeyden… Sona geldiğimizde hikayeyi baştan sona yeniden kurgulamak için referans alabileceğimiz yegane mekan Diddy’nin intiharından sonra götürüldüğü hastane odasıdır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalar, simgeler, metaforlar; 20.yüzyılın hakikatleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sontag’ın düşünsel serüveninde Avrupa etkisinden söz edilir. “Ölüm Tüneli”ni okuduğunuzda bu etkiyi açık biçimde fark edeceksiniz. Özellikle de gerçeküstücülüğün, sinemanın, Bunuel’in ve Antonioni’nin etkilerini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinç ile bilinç dışını birleştiren gerçeküstücülüğün manifest filmi “Bir Endülüs Köpeği”nde (1928) düşlerinden yola çıkan Bunuel, insanın özgürleştiği yer olarak düşleri göstermiş, bir düş gibi izlenen bir film yaratmıştı. Sontag’sa rüyadalık hissi veren bir roman yazmış. Sembol ve eğretilemeleri daha anlaşılır Sontag’ın ama gerçekle düşün kesin kesişme noktaları olmadığı çünkü ikisinin hep içiçe yaşadıkları fikrini en az Bunuel kadar çarpıcı biçimde işlemeyi biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralarında sadece bir yıllık bir zaman farkı olduğu dikkate alınırsa, “Ölüm Tüneli”nin Michelangelo Antonioni’nin “Cinayeti Gördüm” (“Blow Up”, 1966) filminden etkilendiği konusunda ısrar etmek istemem. Ancak tema benzerlikleri, en azından dönem entelektüelinin üzerinde durduğu ve sorguladığı meselelerin ipuçlarını gösteriyor. Gerek Sontag’ın romanında gerek Antonioni’nin filminde bir görüp bir kaybolan “hakikat” (olay), hikaye/film ilerledikçe anlatının merkezine oturuyor. Her ikisinde de kahramanların “lens”lerle, görüntünün kusursuzluğuyla uğraşması da yine ortak bir ironidir. Sontag’ın “Ölüm Tüneli”ndeki kurgusal arayışlarını ise yeni bir sinema dili arayan, hikayeyi zaman zaman ardışık sıra izlemeyen sekanslara bölen, olmadık bir anda işin içine cinayeti karıştıran ve muğlak sonlarla biten Yeni Dalga’ya bağlayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anlamı/gerçeği parçalayıp ondan karmaşık bir doku içinde yüzen metin adacıkları üretme ya da onu çarpıtarak groteskleştirme, yabancılaştırma estetiğinin gerçek anlamda modernist deneysel biçimciliğiyle bütünleşen tekniklerindendir… Yabancılaştırma estetiğinin en etkili tekniklerinden biri de, gerçek/anlam parçacıklarının eğretileme düzlemine taşınması yoluyla oluşturulur. Eğretilemenin doğası içinde somut yaşamın bir parçası olmaktan uzaklaşan anlam göreceleşir, öznel yorumlara açılır, çoğalır.” Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? Nedir yapılmak istenen? Yazarlar/yönetmenler neyi göstermeye çalışıyorlar? Akla ilk gelen, gerçeklik algımızın simgesel kurgulara dayandığının ortaya serilmesidir. Kapitalizmin simgeselleşmiş düzenine, onun politik ve yasal tezahürlerine göre örgütlenen bir toplumun paramparça edici zorlamalarına maruz kalmış bireyin hakikatten uzaklaşması, acının bir mekana dönüşmesi... O mekan ki öznenin özne haline geldiği, kaostan farklılaştığı biricik ayrıcalıklı yer olacaktır; “içerisi ile dışarısı, ben ile öteki arasında varlığına dayanılmaz kor halindeki sınır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masum olmayan bir dalgınlık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuentes, “onun kadar zihni açık, olayları onun kadar birbiriyle ilişkilendiren ve bağlantılar kuran entelektüel var mı bilemiyorum” demişti; “O kız eşsiz”. Gerçekten de Susan Sontag, Amerikan toplumun tipik bir örneği olan Diddy’nin duygusal ve düşünsel parçalanışını bir yandan bireysel bir süreç olarak izlerken öte yandan bu süreci toplumsal ve tarihsel gelişmelerle çarpıcı biçimde ilişkilendirmeyi de başarmış. Mesela Diddy’nin demiryolu işçisini öldürme güdüsü, hiç kuşkusuz içinde yaşadığı topluma tepeden tırnağa sinmiş şiddet duygusundan, bireyin iktidarla çatışmalı ilişkisinden kaynaklanması gibi... Nitekim bir süre sonra işlediğini düşündüğü cinayeti irdelemeye başladığında suçluluk duyguları hafifleyiverecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendi ülkesinin, uzun süredir küçük bir ülkenin savunmasız halkını katletmekle uğraştığını -kaldı ki, bu savaş, ülkesinin tarih boyunca işlediği acımasız suçların, dehşet verici zulümlerin sonuncusu- hatırlayan Diddy’nin son dört gündür yalnızca bir adamın ölümü için çektiği işkence (şimdi) iyice küçülerek, aşağılık bir hal aldı. Son on yılda bu gezegende işlenen başka suçlarla kıyaslandığında, Diddy’ninki neredeyse görünmez bir eylem. Diddy’nin yaptığı, gerçeklik terazisinde tartılsa, ufak ve amatörce kalır. İçini parçalayan vicdan azabıysa bir küstahlıktan başka şey değil, kendisiyle övünmenin bir yolu; en iyi ihtimalle, fazla uygarlaşmış bir adamın sevimli zayıflığından ibaret.(…) Diddy’nin sıkıntısının sebebi, ölümle sonuçlanan bir şiddet eyleminde bulunmuş olması değil; buna rağmen, kanun tarafından yakalansa, belki idam edilir, en azından ağır hapis cezası alırdı, bunu da biliyor. Onun sıkıntısı, duruma uygun bir işi ya da kimliği olmaması; bir kahraman ya da profesyonel katil değil çünkü. Sıkıntılı, çünkü bir davası, bir sebebi yok. Onu günahından arındıracak biçimde, toplumun iyiliği için işlemedi cinayeti. Yalnızca öldürdü, yasal bir katliam yapmadı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yasal katliamları, kentin yoksulluktan dökülmüş binalarını, yoksulları, kiri, pisliği görse bile hiçbir şeye yoğunlaşmayan Diddy, Dublin sokaklarında bir ileri bir geri dolanan “Ulysses”in kahramanı Bloom gibi, “yeni bir sanat öğrenmektedir: görmeyi ve görmemeyi”. Ve tıpkı Bloom gibi Dibby de her şeyi fark eder, ancak hiçbir şeye yoğunlaşmaz: Bir bakış ve sonra, tekrar yoluna devam eder. Metropolde bu böyledir: Büyük kentte yoğunlaşmış büyük dünyanın baskısından kaçmanın yolu. Ancak bunu mümkün kılan nedir? “Hayatını yalnızca alışkanlıktan dolayı sürdüren insanlar, yoğun bir sıvının içindeymiş gibi hareket etmeye alışıktırlar” diye cevaplayacaktır bu soruyu ”Ölüm Tüneli”nin anlatıcısı; “hayatlarını ancak bu şekilde sürdürebilirler. Yaşamaları, görmemelerine bağlıdır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fakat bu sıvı buharlaştığı zaman, sansürsüz, pis kokulu, rezil bir alt-hayat çıkar ortaya. Lanetlenmiş şehirlerin yıkıntılarıyla kaplı kayıp kıtalar, hırıltıyla son nefeslerini verirken donup kalmış kadim yaratıkların eti dökülmüş iskeletleri, benzersiz bir vahşet manzarası belirir gözler önünde.” Bu kez görmemelerini sağlayan, başkaları acı çekerken onları acıdan kurtaran şey rüyalar aleminde yaşamalarıdır. Rüyalar bilinçli fanteziler ve gerçek anılarla karışır, bireye sığınacak yeni bir mekan yaratırlar. İşte bu yüzden “başkalarının rüya görmesi çok tehlikelidir” diyecektir Deleuze; “rüya korkunç bir güç istemidir. Her birimiz başkalarının rüyalarının az ya da çok kurbanıyızdır. Daha da kötüsü, rüyasına yakalandığınız dünyanın en tatlı, en güzel kızı da olsa, bir canavar kesilebilir; ruhuyla değil, ama rüyalarıyla”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adamın intiharı sürecinde gördüğü düşler ve sanrılar üzerinden kurgulanan, ama her bir düş ve sanrıyla modern hayatın dış kabuğunu kırarak içerilere doğru ilerleyen, oradan bulup çıkardığı kirli görüntülerle gündelik hayatın acımasızlığını ve korkunçluğunu çok açık bir görüş gücü ve görsellikle sergileyen “Ölüm Tüneli”, Sontag’ın bütün çalışmalarında gördüğümüz melankolisinden nasibini fazlasıyla almış. Bazı yerlerde çok kaba, acı verici bir kabalık, kahramanın acısını yaşatıyor. Soğuk, metalik ve mesafeli üslubunun altında içe işleyen, insanlık dışı, yakıcı bir durumu taşıyan bir anlatım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesine katmanlı bir metin üzerine daha çok şey söylenebilir elbette; ama sözü çok uzattık, mutlaka okuyun diyerek bitireceğim. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;A. Ömer Türkeş&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28351001-114798850448430895?l=korsankitaproman.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/feeds/114798850448430895/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=28351001&amp;postID=114798850448430895' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/114798850448430895'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/114798850448430895'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/2006/05/lm-tneli-susan-sontag.html' title='ÖLÜM TÜNELİ / SUSAN SONTAG'/><author><name>Korsan Sözlük</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02032690340064620997</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28351001.post-114798809208967498</id><published>2006-05-18T14:34:00.000-07:00</published><updated>2006-05-18T14:34:52.106-07:00</updated><title type='text'>BABA VE PİÇ / ELİF ŞAFAK</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/33oze.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/33oze.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/kk1930.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="189" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/kk1930.jpg" width="200" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Açılış: Birinci Bölüm, TARÇIN, s. 9-17&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökten kafana ne yağarsa yağsın asla küfretmeyeceksin. Buna yağmur da dahil.&lt;br /&gt;Yukarıdan üzerine ne düşerse düşsün, kabulün olmalı. Sağanak ne kadar şiddetli, tipi ne denli dondurucu olursa olsun, bulutların biz aşağıdakilere reva gördüklerine sövemezsin. Böyledir bu düzen. Bunu herkes bilir. Zeliha dahil.&lt;br /&gt;Bilir bilmesine de, temmuz ayının bu ilk cumasında, yanı başındaki tıkanmış trafiğe inat kaldırımda koşturarak çoktan geciktiği bir randevuya yetişebilmek için telaş ederken, dudakları kıpır kıpır, ağzına geleni söylüyor yine de. Sövüyor da sövüyor Zeliha; kırık kaldırım taşlarına, yüksek topuklu pabuçlarına, peşine takılan adam müsveddesine, kuru gürültünün trafiği açtığı görülmediği halde deli gibi kornaya basan şoförlerin cem-i cümlesine; vakt-i zamanında ne gerek varsa şu başa bela yüreğe cefa Konstantinopolis şehrini fetheden ve asırlarca da hatasından dönmeyen tekmil Osmanlı hanedanına ve bir de yağmura... evet, şu yere batası yaz yağmuruna... sövüyor hepsine teker teker.&lt;br /&gt;Doğrusu, yağmur bu şehirde tam bir çile. Dünyanın başka yerlerinde yağmur muhtemelen herkese ve her şeye nimet gibi gelir – mahsule, bitkilere, çevreye, az buçuk romantizm de ilave edince üzerine, bilhassa âşıklara iyi gelir. İstanbul'da öyle değil ama. Burada işler başka türlü. Bizim için yağmur ne bereket demek, ne de ıslaklık. Ne arınırız onunla, ne onanırız. Olsa olsa sebeb-i öfkedir yağmur.&lt;br /&gt;Sebeb-i öfkemizdir yağmur.&lt;br /&gt;Çünkü çamur ve karmaşa ve hiddet boca eder üzerimize, damla damla dahi değil, kova kova, sanki elimizde yeterince yokmuş gibi her birinden. Bir de mücadele demektir yağmur. Biteviye didiniş. Suyla dolu bir leğene aniden atılmış yavru kediler gibi, on milyonumuz birden damlalara karşı beyhude bir kavgaya girişiriz. Bu dalaşta tümüyle yalnız olduğumuz söylenemez aslında. Ne de olsa teneke levhalara yazılı kadim isimleriyle İstanbul'un sokakları da mücadeleye koyulur bizimle beraber. Sokaklar, evliyaların dört bir yana saçılmış mezar taşları, hemen her köşede bekleyen çöp yığınları, yakında göz alıcı, modern binalara dönüşecek çirkin, devasa inşaatlar ve bir de martılar... Onlar da var bu kavgada. Gökyüzü ne vakit tepemize tepemize tükürmeye başlasa, hepimiz birden galeyana geliriz.&lt;br /&gt;Ama sonra, son damlacıklar toprağa erişip de, artık üzerlerinde tozun zerresi kalmamış yapraklara kararsızca tünediğinde, yani yağmurun nihayet durduğunu sezdiğimiz ama bir türlü emin olamadığımız o korunmasız anda, hani hayatın normale döndüğüne dair bir işaret aradığımız o buruk arafta, her şey ve her yer sükûnete kavuşuverir. Sema bize bakar, biz aşağıdakilere. Bakar ve gülümser, bizleri içine soktuğu bu müşkül durumdan ötürü özür dilercesine. Bizler de saçımızda hâlâ damlalar, paçalarımızda çamur, bakışlarımızda bezginlikle, laciverdin tonlarına öykünen ve şimdi her zamankinden daha berrak görünen semaya bakakalırız. Bakar ve tebessümüne karşılık vermeden edemeyiz. Elde değil, her seferinde gökyüzünü affederiz.&lt;br /&gt;Ama henüz böyle bir af için çok erken. Şu anda yağmur hâlâ bütün hızıyla yağıyor ve Zeliha'nın yüreğinde bağışlamadan eser yok. Şemsiye de taşımıyor üstelik. Zira "her yağmurda gene bir sokak satıcısına bir avuç para bayılıp aldığın her şemsiyeyi güneş çıkar çıkmaz orda burda unutacak kadar enayi olduğuna göre, bu sefer yok sana şemsiye memsiye, iliklerine kadar ıslanmayı hak ettin kızım," diye buyurdu kendi kendine. Zaten artık çok geç. Sırılsıklam oldu bile. Bu açıdan bakınca, yağmur da hüzün gibi bir şey galiba: İlk başta, aman bana ilişmesin diye didinir sakınırsın, emniyetli ve kuru kalmak için elinden geleni yaparsın, ama baktın ki olmuyor, baktın ki yağıyor üzerine dört bir koldan, gark olursun ta dibine kadar ve bir kez bu kadar battın mı içine, ha bir damla eksik ha bir damla fazla ne fark eder. Yağmur da hüzün gibi bir şey, yakalandın mı bir kez, azı çoğu yok artık. Olsa olsa "kuru kalabilenler" ve "sağanaktan nasibini alanlar" var.&lt;br /&gt;Yağmur Zeliha'nın kuzguni ve kıvırcık saçlarından aşağı geniş omuzlarına damlıyor. Kazancı ailesinin bütün kadınları gibi, Zeliha da kara ve kıvır kıvır saçlarla doğdu. Ama diğerlerinin aksine, o saçlarını değiştirmedi, aynen korudu.&lt;br /&gt;Arada soluklanmak için durup, ani bir ışığa maruz kalmışçasına zümrüt yeşili gözlerini kısıyor. Katıksız bir kayıtsızlık var bugün bakışlarında, hani şu dünyada sadece üç türden insana has kayıtsızlık: ya umutsuzca saf, ya umutsuzca içe kapanık, ya da umutsuzca umut dolu insanlara. Zeliha bu üç gruba da dahil olmadığından gözlerine sinen kayıtsızlığa anlam vermek zor. Gelip gidiyor kayıtsızlık. Yalpalıyor. Kâh üzerine çöküp donuklaştırıyor bakışlarını, kâh geri çekilip yerinde incecik bir boşluk, bir arayış bırakıyor.&lt;br /&gt;Temmuzun bu ilk cumasında Zeliha'da bir tuhaflık var. Bazen morfin yemiş gibi hissiz görünüyor nedense. Onun kadar cevval biri için hayli sıradışı bir hal. Bu yüzden mi bugün ne bu şehirle ne de yağmurla kavga etmek istemesi? Bu yüzden mi savaşmaması? Kayıtsızlık bir yoyo gibi, inip çıkıyor kendine has bir ritimle. Zeliha da ayak uydurmuş bu yoyoya, ruh hali bir sarkaç olmuş adeta, iki zıt kutup arasında gidip geliyor: Donukluktan taşkınlığa savruluyor, sonra gene taşkınlıktan donukluğa.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/elif.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/elif.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Zeliha yağmurun altında ilerleyedursun, cafcaflı şemsiyeler, uyduruk yağmurluklar ve plastik eşarplar satan satıcılar alaycı gözlerle süzüyorlar onu. Satıcıların bakışlarını görmezden gelmeyi başarıyor, tıpkı vücuduna açlıkla bakan tüm erkeklerin bakışlarını görmezden geldiği gibi. Zaman zaman ışıltılı hızmasına takılıyor kınayan gözler. Sanki o minnacık mücevher parçasında iffetsizliğinin ipucunu görmüşçesine yargılayarak bakıyorlar. Oysa bu hızmadan gurur duyuyor Zeliha, ne de olsa kendisi taktı burnuna. Canı yandı yanmasına da, kendini acıtmaya alışkın sayılır. Seviyor hızmasını. Seviyor tarzını. İster erkeklerin sözle ya da gözle tacizi, ister diğer kadınların ayıplamaları, ister kırık kaldırım taşları üzerinde topuklarla yürümenin zorluğu, ister vapurlarda otobüslerde sıkıştırılmak, hatta ve hatta annesinin sürekli dırdırı olsun... bu şehirdeki çoğu kadından uzun boylu olan Zeliha'yı göz alıcı renklerde mini etekler, iri göğüslerini meydana çıkaran daracık bluzlar, parlak naylon çoraplar ve bir karış topuklu ayakkabılar giymekten men edebilecek hiçbir kuvvet yok bu dünyada.&lt;br /&gt;Üzerine bastığı kaldırım taşının aniden yerinden oynamasıyla, altındaki zifos birikintisinin eflatun eteğine fışkırması bir oldu. Küfürü bastı Zeliha. Bu kadar galiz bir lisanı böyle çekinmeden uluorta kullanabilen tek kadın o, Kazancı sülalesinde. Sadece Kazancılar içinde değil, cümle Türk kadınları içinde de nadirattan sayılır bu özelliği sebebiyle. Belki de bu yüzden, ne zaman küfretmeye başlasa, hemcinslerinin küfür açığını da kapatmak istercesine sövdükçe sövüyor. Bu sefer de öyle. Gelmiş geçmiş bütün belediyelere küfretmeye koyuldu çünkü çocukluğundan beri bir gün olsun göremedi şu lanet kaldırım taşlarının sımsıkı yerlerine oturduklarını. Okkalı, sunturlu küfürler... Yanından geçenler hayretle bakıyorlar yüzüne. Bir kadının ağzına yakışmayacak türden küfürler...&lt;br /&gt;Birden susuverdi Zeliha, birinin ona seslendiğini işitmişçesi-ne. Öyleyse bile etrafta bir tanıdık aramak yerine, is rengi gökyüzüne çevirdi yüzünü, kaşlarını çattı. İkircikli bir iç geçirdi sonra bastı gene küfrü, ama bu sefer dünyaya değil, tuttu yağmura sövdü.&lt;br /&gt;Ne gaflet! Cicianne olsa nasıl kızardı şimdi. Cicianne'nin yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kurallarına göre bu yaptığı düpedüz zındıklık. İnsan yağmuru sevmeyebilir, sevmeye mecbur değil elbet, ama her ne olursa olsun gökyüzünden gelene sövmemek gerekir çünkü hiçbir şey öyle kendi kendine düşmez yukarıdan ve yağan her nimetin de musibetin de ardında Allah vardır. Sövdün mü semadan yağana, onu gönderene sövmek kadar büyüktür günahı.&lt;br /&gt;Hiç şüphesiz Zeliha, Cicianne'nin yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kurallarını harfiyen biliyor. Ama temmuz ayının bu ilk cuması hatmettiği en kadim kuralları dahi çiğneyebilecek kadar umarsız hissediyor kendini. Hem ağızdan çıkan çıktı bir kere, olan oldu, maziyle uğraşacak değil. Zeliha'nın pişmanlıklara vakti yok. Jinekologla olan randevusuna geç kaldı. Az buz bir mesele sayılmaz bu – ne de olsa insan jinekologla randevusuna geç kaldığını fark ettiği anda, oraya gitmek için duyduğu kıt isteği hepten kaybedip hiç gitmemeye karar verebilir kolaylıkla.&lt;br /&gt;Hızlandı. Aynı anda, tamponuna silme çıkartma yapıştırılmış bir taksi zınk diye durdu önünde, üzerine su, çamur ve Madonna' nın Like a Virgin şarkısını sıçrata sıçrata. Kalem bıyıklı, koca gıdıklı, esmer yağız bir adam kornaya basıp, açık duran camdan başını çıkardı. Zeliha boş bulundu bir an. Adam adres soracak ya da bir şey danışacak sandı. Ama fonda müzik avaz avaz gümbürderken, sırıtkan şoförün tek söylediği, "Hepsi senin mi yavrum!" oldu.&lt;br /&gt;"Ne diyosun ulan sen?" Zeliha kendi sesinden ürktü, öylesine çığlık çığlığa. "Bu şehirde bir kadın rahat rahat yürüyemez mi?"&lt;br /&gt;"Ama arabaya binmek dururken yürümek niye?" diye sırıttı şoför. "Böyle seksi vücuda yazık, ıslanmasın diye söylüyorum, oldu mu yani?"&lt;br /&gt;Madonna arkadan bağıradursun, "Tıpkı bir bakire gibi, ilk defa dokunulan..." diye, Zeliha açtı ağzını yumdu gözünü, küfür küfür üstüne. Böylece bir kuralı daha çiğnedi. Bir başka yazıya dökülmemiş ama çiğnenmesi imkânsız kuralı ihlal etmiş oldu, bu sefer Cicianne'nin değil, Kadın Feraseti'nin kitabından: Sen sen ol, sakın ola tacizcine küfretme.&lt;br /&gt;İstanbullu Kadınların Elkitabından Altın Feraset Kuralı: Sokakta sarkıntılığa uğradığında asla tepki verme, muhatap olma çünkü tacizcisine küfretmek şöyle dursun tepki dahi veren kadın, tacizcisini daha da kışkırtmaktan öte bir şey yapmamış olur!&lt;br /&gt;Hiç şüphesiz Zeliha bu kuralın yabancısı değil, hem ihlal etmeyecek kadar da kafası çalışır ama temmuz ayının bu ilk cuması diğerlerine benzemiyor işte; içinde açığa çıkmış başka bir benlik var, daha umursamaz, daha atılgan ve alabildiğine öfkeli biri. Ruhunun çoğunu bu öteki Zeliha kaplamış şimdi; ipleri ele almış, ikisi adına karar veriyor. Avaz avaz küfretmeye devam etmesinin sebebi bu. O kadar çok patırtı çıkardı ki, Madonna'nın sesini bastırdığı gibi insanları da başına topladı. Oradan geçen yayalar ve şemsiye satıcıları ne menem bir bela koptuğunu görmek için toplaştılar. Bu arada kimse fark etmedi ama deminden beri Zeliha'nın peşine takılmış ikinci bir tacizci, manyak bir kadına bulaşmaktan çekindiği için takibinden vazgeçti. Ama taksi şoförü ne onun kadar ihtiyatlı ne de ürkekti; bütün bu şamatayı keyifle karşıladı. Şoför sırıtırken, Zeliha adamın dişlerinin şaşırtıcı ölçüde beyaz ve kusursuz olduğunu fark edip, porselen kaplı olup olmadıklarını düşünmekten kendini alamadı. Ne fark eder! Kendine gel! Azar azar, o bildik adrenalin dalgasının bir kez daha karnında kabardığını, midesini kavurduğunu, nabzını hızlandırdığını hissetti. Şiddet nasıl bir tutku, biliyor Zeliha. Kazancı sülalesindeki bütün kadınların aksine, bir tek Zeliha, bir tek o, günün birinde bir erkeği gebertebileceğini seziyor.&lt;br /&gt;Zeliha'nın şansına, tam o esnada, taksinin arkasında bekleyen Toyota şoförünün sabrı tükenmiş olmalı ki, bastı kornaya. Bir karabasandan uyanır gibi sıçradı Zeliha. Kendinden ürktü. Şiddete olan yatkınlığından tedirgin oldu, her zamanki gibi. Sakinleşmeye çalışarak yana çark etti, kalabalığın da dağılacağını, el âlemin kendi yoluna gideceğini umarak aralarından geçip gitmek istedi. Ne var ki o telaşla öyle ters bir hareket yaptı ki sağ ayağı gevşek bir kaldırım taşının altına girdi. Panik zehirdir böyle durumlarda. Panikle çekince ayağını taşın altından, topuğunu kırdı. Ta başından beri aklından çıkarmaması gereken o muhterem kuralı hatırlasa, bunlar gelmezdi başına.&lt;br /&gt;İstanbullu Kadınların Elkitabından Gümüş Feraset Kuralı: Sokakta sarkıntılığa uğradığında sakın ola sinirlenme, panikleme, çünkü sarkıntılık karşısında sinirlenen ve aşırı tepki veren bir kadın sadece kendi işini zorlaştırmakla kalır!&lt;br /&gt;Halini gören taksi şoförü bir kahkaha attı, arkadaki Toyota' nın kornası bir kez daha çaldı, sanki yağmur biraz daha hızlandı ve seyirci yayalardan "cık-cık" sesleri yükseldi, kimi ve niye kınadıklarını anlamak kabil olmasa da. O kargaşanın içinde Zeli- &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/1600/kultur.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4108/2044/320/kultur.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;ha'nın gözü taksinin arkasında parlayan çıkartmalardan birine takıldı: "Hor görme garibi! Onun da bir kalbi vardır."&lt;br /&gt;Zeliha boş boş baktı bu kelimelere. Harfler dağıldı gözlerinin önünde. Birden ölesiye yorgun hissetti kendini – öyle yorgun ve yılgın ki her İstanbullunun hemen her günkü sorunlarıyla değil de, daha varoluşsal bir elemle boğuşmak zorundaydı sanki. Çok geçmeden taksi de Toyota da çekip gittiler, yayalar kendi yollarına dağıldı. Bir tek Zeliha kaldı geride; yolda bulduğu ölü bir kuşu tutar gibi şefkatle bakakaldı avuçlarındaki kırık ayakkabı topuğuna, durdu bir müddet o halde.&lt;br /&gt;Şefkat çetrefil mesele Zeliha'ya göre. Ne de olsa bir sürü şeyle baş edebilir de şefkate gelemez. Toparlandı hemen, tekrar yürümeye koyuldu. Tek topukla zar zor yürüse de, çok geçmeden oradan uzaklaşmayı başardı. Şemsiyeli kalabalığın içinde hızla kayıp, müziği bozan detone bir nota gibi topallayarak. Kahverengilerden ve grilerden mürekkepti kalabalık. Kahverengilerin ve grilerin arasında, nasıl olduysa kumaşa karışmış eflatun bir iplik, uyumsuz mu uyumsuz bir tondu Zeliha. Ne var ki kalabalık, onun ahenksizliğini yutup kendi temposuna uyduracak kadar cevval ve yekpareydi. Parçalarının toplamı değil kalabalık. Yüzlerce nefes alan, terleyen, ağrı çeken bedenden oluşmuş bir yığın değil, yağmur altında tek bir bedendi. Nefes alan, terleyen, ağrı çeken tek bir beden. Ha yaz ha kış, ha yağmur ha güneş fark etmez, İstanbul'da yürümek kalabalıkla birlikte yürümek demek.&lt;br /&gt;Eski Galata Köprüsü üzerinden geçti Zeliha. Bir ellerinde şemsiye, diğerinde olta, sessizce bekleyen balıkçıların yanından geçerken onların kımıltısızlık kapasitelerini, sabırlarını, varlığı bile şüpheli bir kıytırık balık için böyle saatlerce bekleme becerilerini kıskandı. Bu kadar az şeyle mutlu olabilmek ne harikulade bir yetenek. Günün sonunda eve eli boş ama memnun dönmek! Bu dünyada dinginlik bir şanstı, şanslılar da dingin. Böyle olmalıydı herhalde, bu hususta Zeliha'nın tek yapabileceği tahmin yürütmekti zira hiç böylesi bir dinginliği tatmamıştı, tadabileceğini de sanmıyordu. En azından bugün değil. Kesinlikle bugün değil.&lt;br /&gt;Acelesine rağmen Kapalı Çarşı'dan geçerken yavaşladı. Alışverişe zamanı olmasa da vitrinlere göz atmaktan kendini alamadı. Çıkarıp bir sigara yaktı. Dumanı solurken kendini biraz daha iyi, neredeyse rahatlamış hissetti. Bu şehirde pek rastlanmaz sokaklarda sigara içen bir kadına, belli başlı muhitler dışında, ama kimin umrunda, omzunu silkti Zeliha. Donukluktan taşkınlığa, taşkınlıktan donukluğa... çarşının iç kısımlarına doğru ilerledi.&lt;br /&gt;Burada onu ismen tanıyan satıcılar var, özellikle kuyumcular. Ne de olsa Zeliha'nın her türden parıltılı aksesuara zaafı var. Kristal tokalar, alımlı broşlar, salkım salkım küpeler, sedefli yaka çiçekleri, zebra desenli eşarplar, saten çantalar, şifon şallar, ipek ponponlar ve bir de ayakkabılar, daima yüksek topuklu. Bu çarşıdan ne zaman geçse bir sürü dükkâna dalar çıkar, satıcılarla pazarlık eder ve ilk başta almayı düşünmediği şeyleri ilk baştaki fiyatlarından çok daha ucuza alarak çıkardı. Ama bugün başka. Bugün epi topu birkaç dükkânın yanında oyalanıp, birkaç vitrine göz attı. Hepsi bu.&lt;br /&gt;Türlü türlü otlarla ve baharatlarla dolu kavanozlarla, çömleklerle ve şişelerle kaplı bir tezgâhın önünde duraladı. Üç ablasından birinin bu sabah ondan tarçın almasını istediğini hatırladı ama hangisi olduğunu çıkaramadı. Tek bir konuda bile fikir birliğine varamayan ama ayrı ayrı daima haklı olduklarına inanan, başkalarından öğrenecek hiçbir şeyi olmayıp öğretecek çok şeyleri olan dört kızın en küçüğü olmak talihsizlikti, piyangoyu tek rakamla kaçırmak kadar nahoş: Vaziyete neresinden bakılırsa bakılsın insan kendini telafisi mümkün olmayan bir haksızlığa maruz kalma hissinden kurtaramıyordu.&lt;br /&gt;Biraz tarçın aldı Zeliha, tozundan değil çubuğundan. Satıcı ona çay, sigara ve muhabbet teklif etti, o da hiçbirini reddetmedi. Jinekolog beklesin. Oturup konuşurken gözleri gelişigüzel rafları dolaştı ta ki bir çay takımına kilitlenene kadar. Bu da zaafı olan eşyalar listesindeydi: ince, narin kaşıklı, sırça tabaklı, belleri yaldızlı kuşaklı, cam çay bardakları. Evde hepsi de onun tarafından alınmış en az otuz takım vardı herhalde. Ama yeni bir takım almaktan zarar gelmezdi çünkü çok kolay kırılıyorlardı. "Öylesine kırılgan..." diye mırıldandı Zeliha. Bütün Kazancı kadınları arasında çay bardaklarının kırılganlığını kendine dert edinen bir tek oydu. Öte yandan, yetmiş yedi yaşındaki Cicianne başka türlü bakıyordu meseleye.&lt;br /&gt;"Ah, gitti bir kem göz daha," derdi Cicianne ne zaman bir çay bardağı çatlayıp kırılsa. "Şu meşum sesi duydunuz mu? Çat diye inledi valla! Oh yüreğimi titretti! Allah bilir kimin kem gözüydü, çatladı da gitti, iyi oldu!"&lt;br /&gt;Ne zaman bir bardak kırılsa ya da bir ayna çatlasa Cicianne rahatlayarak iç geçirirdi. Madem ki bu deli dünyanın sathından habis insanları silmek kabil değildi, böylelerinin kem gözlerinin masum canlara zarar vermek yerine camdan hudutlara toslayıp dağılması elbette daha iyiydi.&lt;br /&gt;Yarım saat sonra Zeliha, şık bir doktor muayenehanesine daldı, bir elinde kırık topuğu diğerinde yeni çay bardağı takımıyla. Ancak içeri girdiğinde fark edebildi paketlenmiş tarçın çubuklarını Kapalı Çarşı'da unuttuğunu.&lt;br /&gt;(...) &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28351001-114798809208967498?l=korsankitaproman.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/feeds/114798809208967498/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=28351001&amp;postID=114798809208967498' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/114798809208967498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28351001/posts/default/114798809208967498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://korsankitaproman.blogspot.com/2006/05/baba-ve-pi-elif-afak.html' title='BABA VE PİÇ / ELİF ŞAFAK'/><author><name>Korsan Sözlük</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02032690340064620997</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
